Cannes, Berlin, Toronto, Antalya… Dünyanın farklı ülkelerinin farklı şehirlerinde düzenlenen, sinema endüstrisinde kendine özel bir yer edinen ve benzerleri arasında varlığını sağlamlaştırmaya çalışan çok sayıda film festivali ve ödül töreni var. Yönetmenlik, senaryo, kamera, sanat yönetimi, oyunculuk gibi sektörün farklı dallarında emek veren ve dünyayı etkisi altına alabilen eserlere imza atan insanları teşvik etmek elbette takdir edilecek bir uygulama. Fakat hepimiz bu işin yalnızca naif bir takdirden ibaret olmadığını, söz konusu festivallerin sinema sektörünün en büyük iletişim ve reklam çalışmalarından biri olduğunu biliyoruz. Öyleyse, festival ve ödül törenlerinin sinema sanatına olan katkılarını sorgulamaksızın gözden kaçırmamamız gereken bir soru var: Oscar Ödül Töreni’ni bu kadar ayrıcalıklı kılan ne?

Oscar Ödülleri ilk kez dağıtıldığında, yıl henüz 1929’du ve organizasyonun yarattığı süksenin bugünküyle alakası yoktu. Elbette davetlilerin hepsi en şık giysileriyle katılmışlardı törene ve ertesi günün gazetelerine basılacak harika fotoğraflar vermişlerdi. Ama sektör bugünkü kadar büyük değildi. Coen Kardeşler’in 2008 yılında İhtiyarlara Yer Yok’taki yönetmenlik becerileri için ödüllendirildikleri törende söyledikleri gibi, hayal güçlerini serbestçe yaşatabilecekleri bir “kum havuzundan” bahsetmek henüz mümkün değildi. Yapımcılar, yönetmenler, oyuncular ve senaristler, henüz sektörün ucunun nereye kadar varabileceğini keşfetmeye çalışıyorlardı.

Zaman içinde, sinemanın aleni bir propaganda aracı ya da kimilerine göre uyuşturucu olduğu fikri değişime uğramaya başladı. Amerika, hikaye anlatıcılığı konusunda kendini geliştirdikçe, Amerikan film endüstrisi de paralel bir değişim yaşadı. İlk başlarda sessiz sinemanın dar ama verimli kalıpları içinde hareket ederken, yıllar geçtikçe renkli, sesli, efektli yapımlar beyaz perdede boy göstermeye başladı. Seyirciye ulaşmak için çeşitli vasıtalar icat eden sektör, oyuncuların bireysel marka değerini yeniden yaratmanın ve yükseltmenin yolunun ödül törenleri olduğunu keşfetmekte gecikmedi.

Amerikan popüler kültürünün ayrılmaz bir parçası sayılan sinemayı, yalnızca ekranda görünenlerle değil, bütün bileşenleriyle yeniden pazarlama fikrinin de son derece kârlı olduğunu görmek için çok derin araştırmalar yapmaya gerek yok. Amerikalıların “ne kadar büyük olursa o kadar iyi olur” düsturuyla bütün yıl boyu, saniyesine kadar kurgulanan Oscar Ödül Töreni’nin Altın Ayı ya da Altın Palmiye’den daha çok ses getirmesinin ilk bakışta görünür sebeplerini şöyle sıralayabiliriz: Hemen hemen bütün A sınıfı oyuncuların törene katılması; ödül kazanan yönetmenlerin, senaristlerin ve oyuncuların marka değerinin ve dolayısıyla gişe başarısının artması ve her şeyden önemlisi, reklamverenlerin yoğun ilgisi.

Oscar Ödül Töreni’nin zaman içinde oturtmayı başardığı başka şeyler de var elbette. Bir kere, tören başlamadan önce, davetlilerin arz-ı endam ettiği ve dünyanın dört bir yanından tasarımcıların elinden çıkma kıyafetlerini ve takılarını sergilediği kırmızı halı geçidi en önemli parçalardan biri. Geçit boyunca, kadın-erkek bütün oyuncular, senaristler ve yönetmenler durdurulup hangi marka kıyafet giydiklerini ve kimin tasarımı takıları taktıklarını söylemeleri isteniyor. 1953 yılından beri televizyonda yayınlanan Tören, şimdilerde kırmızı halı geçidi de dahil olmak üzere upuzun bir program olarak iki yüzden fazla ülkede canlı yayınlanıyor. Dolayısıyla bütün dünyanın gözünü diktiği bir organizasyonda adının geçmesini isteyen moda, saat ve mücevher markaları, bu etkinliği baş tacı ediyor ve meşhur isimleri giydirebilmek için birbirleriyle yarışıyorlar.

Olay elbette yalnızca moda sektörünü ilgilendirmiyor. Teknoloji şirketleri de Oscarlar’la son derece ilgili. 2014 Oscarları’nın sunucusu Ellen DeGeneres’in tören sırasında android telefonunu ara ara eline alarak ürün yerleştirme yapmakla kalmamış, aday oyuncularla çektirdiği selfie ile bir rekora imza atmıştı. The Hollywood Reporter haberine göre, DeGeneres’in selfie’sinin değeri yaklaşık 1 milyar dolar!

Ellen DeGeneres gibi sağlam bir gay aktivist’in adı geçmişken, Oscar Törenleri’nin Amerika’nın geçirdiği sosyal ve siyasal değişimi nasıl yansıttığından bahsetmemek olmaz. Yıllar içinde siyahi oyunculara ve kadın yönetmenlere ödül vermenin yanı sıra sahneyi eşcinsel bir sunucuya bırakmak da sektörün Amerika’nın değişiminde hangi tarafta yer aldığını gösterme yöntemlerinden biriydi. Barrack Obama Amerikan başkanlığına adaylığını ilk koyduğunda, çoğu Akademi üyesi desteğini açıkça sergilemekten çekinmemişti. Bu yıl Amerika gündemini uzun süre meşgul eden siyahi ölümlerinin ardından törenin sunucusu olarak Chris Rock’un seçilmiş olması da bir tesadüf değildi.

Oscar Töreni, yalnızca ülkede olup biteni değil, önümüzdeki yıllarda neler olacağının da sinyallerini veriyor. Bunu elbette belli başlı filmleri ve temaları ödüllendirerek yapıyor. Örneğin, bir süredir “organik tarım” furyasını yaşarken, bir anda Yıldızlar Arası gibi bir film ekranda boy gösterip tüketim yöntemlerimizi değiştirmezsek tarım alanlarının yok olacağını söyleyebiliyor. Dünya dışı kolonileşmeye yaklaştığımızı hissettiren Marslı ya da yapay zeka alanındaki çalışmaların yakında hayatımızda yer alacağını gerçekçi bir şekilde anlatan Ex Machina’nın bu yılki adaylığı da buna paralel şekilleniyor. Tıpkı Amerika’nın siyasi ve askeri duruşunu destekleyen yapımların Oscarlar’da ödül aldığını gördüğümüzde şaşırmadığımız gibi, bilimsel vizyonu ve stratejisini ortaya koyan yapımların ön plana çıktığını gördüğümüzde de şaşırmıyoruz. Oscar Töreni her geçen yıl etki alanını genişletiyor ve müzikten bilime, teknolojiden kültüre, siyasetten sosyolojiye çeşitli alanlara dokunuyor.

Elbette ödüller dağıtılırken iki yüzlü davranılıp davranılmadığına karar vermek size kalmış ama koskoca bir endüstriyi sırtlayan dört saatlik bir törenin ve 33 cm’lik bir heykelciğin marka değerinin tesadüf olmadığına karar vermek zor değil.