seni yine severdim 1

BENİM ÜVEY HAYATIM…

Bizimkisi öyle romantik bir aşk hikayesi falan değil. Bildiğin aşk mücadelesi… Olmazı oldurma çabası, imkansızı hakikate dönüştürebilme cesareti, kadere kafa tutma cüreti…

Bugün olsa aynı şeyi yapar mıydım?

Ne yalan söyleyeyim alasını yapardım… Çünkü bu gözü karalık ve ateşe destursuz yürüme cevvalliği, genetiğimde var benim. Ailemin erkek diye heyecanla beklediği ilk çocuk olan ben, gerilim dolu dokuz ayın sonunda alev topu gibi bir kız olarak dünyaya geldiğimde babam Muhittin Bey’i epey bir hayal kırıklığına uğratmışım.

Özel bir şirkette mali işler müdürü olarak çalışan Muhittin Bey’in ilk babalık heyecanını afili bir erkek evlatla deneyimlemeyi düşlemesi ister istemez annemin hamileliğini de çok strese sokmuş. Aylar boyunca gece gündüz her duasında “inşallah erkektir” diye yalvarıp yakaran annem, kormozolarımı değiştirmeyi başaramamış olsa da bana öyle bir genetik anlam yüklemiş ki topaç gibi bir kız olmama rağmen yaramazlıklarımla, taşkınlıklarımla ve asi tavırlarımla kök söktürmüşüm aileme. Beş tane erkek çocukları olsa bu kadar yorulup yürekleri ağızlarında yaşamazlardı eminim…

Yaşasın genetik intikam!

Yalnız ne var ki benim bu doğuştan gelen mücadelecilik, inat, tutku ve dik başlılık huylarım, yaşamımın her alanında devrede ve tam randımanlı kullanmak zorunda kaldığım özelliklerim oldu hep. İlginçtir ama hiçbir şey dalında pişip kucağıma düşmemiştir. Huylarıma göre dizayn edilmiş bir kader planım vardı sanki. Okuduğum okullardan, aşık olduğum çocuklara, hedeflediğim kariyerden ısmarladığım kahveye kadar hep oyunun içinde ve takip halinde olmak zorundaydım. Aksi halde hükmen mağlup durumdaydım. Bu yüzden de dürüst, becerikli, aklına koyduğunu yapan, hedefinin peşine takılan, işini sonuna kadar adım adım izleyen erkek ruhlu bir kız çocuğu olarak kendi patikamı hep kendi ellerimle açıp yürüdüm yolculuğumu…

Ha tabi dillere destan çapkınlığım da işin cabası… Öğrencilik hayatım boyunca okulun bütün yakışıklı tiplerinin resimli bir listesini çıkarıp mezuniyete kadar her biriyle en azından birer kerecik de olsa küçük flörtler yaşayabilmeyi muazzam organizasyon yeteneğim sayesinde güzelce ayarladım. Çok şükür gözüme kestirdiğim halde aklımda kalan bir çocuk olmadı… İçim rahat…

Çapkınlığım ve yakışıklı çocuk zaafım, ben büyüdükçe ailemin kabusu haline dönüşmeye başlayınca kaşla göz arasında bir oldu bittiyle evlendirildim bile… Ruhumun biricik eşi, kalbimin yegane sahibi, aşk tanrım Bora’nın o sıralar benimle aynı şehirde yaşadığını, hatta yürüdüğüm yollardan geçtiğini, çay tea latte içtiğim kafelerde, Americano ve mozarella peynirli pizza sipariş ettiğini bilseydim eğer kesinlikle bu oldu bitti evliliğin gerçekleşmesine izin vermezdim. Ama dedim ya benim hayatıma kolay yoldan gelen hiçbir şey yoktur. Aşk da tıpkı böyle çetin bir sapaktan göz kırpacaktı bana… Hayatımın büyük aşkını başka bir adamla evliyken bulacaktım. Üstelik bu kez çifte kavrulmuş bir mücadele bekleyecekti beni çünkü hayatımın aşkı da evli. Evet, evet… Duy da inanma. Bu serüvende aşk öyle seve seve bırakmayacaktı kendini kollarıma.

Boşluğuma gelen bir evliliğin büyük aşkım uğruna bana ödeteceği bedellerden habersizdim. İşte yüzden bana göre boşluklar da çok tehlikelidir. Çünkü hayat her boşluğu hemen doldurmaya programlıdır. Kural budur. Sen buna ister evren de, istersen kuantum fiziğine bağla konuyu, ister bilmem ne yasası de… Yaşam planı böyle işler işte. Eğer yaşamında bir çatlak ya da boşluk varsa ve sen bu çatlağı kendi iradenle, bilincinle ve çabanla doldurmak üzere harekete geçmiyorsan hayat bunu senin yerine yapar ve o çatlaktan içeriye bildiği gibi sızar. Bende de durum buydu maalesef.

Ailemin ısrarcı ve baskıcı girişimleriyle dizginlerimin kontrolünü teslim ederek derin bir oh çekmelerine vesile olan değerli damatları, bendenizin de sevgili ev arkadaşı Taner, büyük bir finans şirketinde genel müdür yardımcılığı yapan, evliliğin ilk yıllarında sakin, saygılı, ağır başlı bir adamdı. Genelde takım elbisesi içinde gördüğüm ve yol arkadaşlığına eşlik etmeye rıza gösterdiğim Taner, benden on yaş büyük olduğundan kendimi ne duygusal olarak ona yakın hissedebiliyordum ne de ortak zevklerde buluşup uzlaşmamız mümkündü.  Kendi adıma bir kocadan çok “ev müdürü” olarak görev yaptığını saygıyla kabullendiğim ve kurallarına riayet etmek zorunda hissettiğim resmi bir makamdan öteye geçemiyordu kocama karşı olan algım… Üstelik yaşlandıkça huysuzlaşıyordu artık. Dokundukça iğne fırlatan yaşlı bir kirpiye dönüşüyordu giderek. Eleştirdikçe yüceldiğini, karşısındakini küçülttükçe büyüdüğünü ve bence işin en acıklı yanı başkasını acıttıkça kendi acılarının iyileştiğini düşünmesi onu daha da tahammül edilemez kılıyordu. Son yıllarda arkamda bir kiralık katil varmış hissiyle evin içinde dolanıyor olmak hayatıma heyecandan çok korku çekiyor doğal olarak… Ayrıca hangi kadın bedenini ve ruhunu iğneleyen yaşlı bir kirpiyle sevişmek ister ki?

Mesafeli ve soğuk bir resmiyetle yattığımız yataktan doğal olarak aşk tanrıçasına dönüşerek uyanamıyorum. Görev duygusuyla sorunsuzca yerine getirmeye gayret ettiğim kadınlığımın giderek irtifa ve itibar kaybettiğinin de farkındaydım. Ruhum ölürken, dişiliğimin iş görüyor olması mümkün değil elbette…

Vah vah benim zavallı kadınlığım! Bak şimdi yine acıdım kendime… Bu evlilikle ne büyük haksızlık ettim gençliğime… Zaman geçtikçe kararlarım konusunda daha dikkatli ve detaycı davranmam gerektiğini öğrendim ama ne fayda. Hatırlatmasam kravatıyla uyuyacak bir adamla tuhaf bir yola girmiştim işte. Sözde evli, yatakta yalnız, yürekte küskün, evde hırçındım. Aynalara bile kaşımı çatıp kırgınlıkla bakıyordum yüzüme. Botoxum bile erken geldi bu yüzden… Kaşlarımın arasına bir iki darbe botox şırıngası vurdurmak zorunda hissediyorum kendimi. 30 yaşında estetik telaşı başlar mı diyorum içimden ama insan 25 yaşından beri kendine ait olmayan bir hayata adapte olmaya çalışırsa bir yerleri de çatılırdı işte böyle…

KEYİFLİ OKUMANIZI DİLERİM….

Didem Moralıoğlu,2015